ÖNCE VE SADECE SEN OL. | Feylesof Okulu
48
post-template-default,single,single-post,postid-48,single-format-standard,bridge-core-2.2,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1200,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-20.7,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,unselectable,wpb-js-composer js-comp-ver-6.2.0,vc_responsive,elementor-default,elementor-kit-50,elementor-page elementor-page-48

ÖNCE VE SADECE SEN OL.

Her yeniden ”yazı yazmalıyım” dediğimde bir öncekinin üzerinden oldukça zaman geçmiş oluyor. Son yazıyı ne zaman yazdım diye baktım veeee, 2 sene önce yazmışım!!! Her ne kadar inanasım gelmese de hakikat bu.

Bahanelerim çok elbet, herkesin olduğu gibi. Yaklaşık 2 yıldır yoğun bir şekilde e-ticaret faaliyeti ile ilgileniyorum. Sitede satışı yapılan 3 marka kendimize ait, bir sürü işleri var. Bir yandan eğitimlere koşup bir yandan da ufak tefek danışmanlık işleri öte yandan da bu kadarı yetmezmiş gibi butik çapta reklamcılık, youtube videoları çekmece, vs. vs… Bir nevi mazoşizm belki de.

Arada da bir şeyler yazmak istiyor işte canım. Aslında hep istiyor, hem de bir sürü konu ile ilgili. Yaşamdan eğitime, kültürden siyasete, ondan buna, bundan ona. İstiyorum da sonra da vazgeçiyorum bir şekilde… Ama bir yandan da görüyorum ki yazmak lazım, söylemek lazım, paylaşmak lazım. Bu düşünce ile de, okuduğunuz bu yazı Feylesof Okulu’nun blogunda yer alacak ilk yazım oldu.

Yeniden yazmaya karar verdiğimde, acaba ne yazsam diye düşündüğümde yine klasik şeyler geldi aklıma aslında. Klasik derken; eğitimim, işim ve deneyimlerim icabı ilk akla gelen anlamında tabi, yoksa her biri birbirinden önemli ve keyif aldığım konular. Girişimcilik, pazarlama, marka, e-ticaret, vb. Onlarla ilgili de ara ara yazmaya ve paylaşmaya devam edeceğim elbet.

Fakat bu kez aklıma ilk gelenlerden birini seçmek yerine Facebook’ta küçük bir anket yapmaya karar verdim yazacağım konuyu seçebilmek için. Biraz da nabız tutmak istedim aslında. Okumasını istediğim insanlar ne görmek istiyorlar yazının başlığında, hangi soru işaretlerine yanıt arıyorlar satır aralarında, hangisi ile ilgili fikrimi daha çok duymak isterler onu merak ettim. Sadece iki başlıkta, ana hatlarıyla sordum. “Yaşamsal Motivasyon” ile “İş Hayatı ve Kariyer”. Sonuç ise: %74’e %26 oldu.

Aslında şaşırtıcı da değildi. İki sene önceki son yazımda da kısaca değindiğim ve de o günden bu güne geride kalan sürede hemen hemen çok da fazla değişmeyen koşulların ve bir sürecin neticesiydi belki de. Yarına dair endişelerimizden tutun, eğitim sistemi ve çocukları neler beklediğine, ekonomik dalgalanmalardan toplumsal yozlaşmaya kadar birçok konuda zihnimizde biriktirdiğimiz soru işaretlerinin neticesi işte.

Kimimiz için her geçen gün azalan ekonomik refah düzeyi, kimimiz için çocuğunun geleceği, kimimiz için işinin veya kariyerinin nasıl devam edeceği, kimimiz için de toplumsal bağlarımızın zayıflamış ve hatta kopmak üzere olmasıydı yaşama ilişkin motivasyonunu düşüren, kıran ve hatta kaybettiren. Tabi herkes için aynı şeyi söylemek de mümkün değil belki de. Lakin, takip edebildiğimiz, izleyebildiğimiz, okuyabildiğimiz ve anlayabildiğimiz kadarı ile durumu, bir kısım insanın değil de genelin üzerine düşünmesi gereken bir konuymuş gibi algılamak ve üzerinde durmak daha doğruymuş gibi görünüyor.

Peki, söz konusu durumu ve koşulları değiştirmek ile ilgili elimizden geleni yapmak için bize verilmiş imkan ve hakları kullandıktan sonra da durum değişmiyor ise ne yapacağız? Yaşam, farklı inanışlarla kimisi için bir ruhun sadece bir bedende, kimisi için de bir ruhun birden fazla bedende tezahür ettiği ve fakat, bilincinde olarak şu an deneyimlediğimiz şey, bu kadar basit ve kontrolsüzce savrulmasına izin verilecek kadar değersiz mi?

Güneşinin doğuşuna şahit olduğunuz her günün öncekinden farklı ve aslında her şeyin her gün yeniden başladığını göremeyecek kadar mı kaybettik içimizdeki gücü acaba. Ya da işimize mi geliyor artık öğrenilmiş çaresizliğimiz. Kontrolün kendimizde olmadığı, hiçbir şeyin yolunda gitmediği ve tüm eski denemelerimizin başarısız sonuçlarının sığınağında saklanmak, kimse görmeden, aynı duygu durumundakilerin upuzun kuyruğunda sıraya girmek işimize mi geliyor?

Henüz küçük yaşlarda duymaya ve öğrenmeye başladığımız: yapamayacağımız şeyler, beceremeyeceğimiz işler, aşmamamız gereken sınırlar ve uymamız gereken kurallar… Ve, bunlarla beraber gelişemeyen: özgüvenimiz, yeteneklerimize olan inancımız, bilinmezlere olan merakımız, zorluklara karşı direncimiz.

Bana göre, belki de bizim aile kültürümüzün hem iyi hem de kötü yanı: fazla korumacı, her anında yanında olmayı, her düştüğünde yere değmeden tutmayı ve kaldırmayı şiar edinmiş anlayış. Halbuki, hiçbir hikaye yaşanmış bir gerçekliğin yerini tutamaz, hiçbir öğüt veremez yapılmış bir hatanın öğrettiklerinden fazlasını ve kimse daha iyi öğrenemez yere düşmeden kalkmayı… İşte bu aslında kaybettiğimiz ve hatta belki de hiç kazanamadığımız ve keşfedemediğimiz şey: “Gücümüz, İçsel Motivasyonumuz”…

Halbuki, şartları ne olursa olsun durumunu değiştirmek, istemediği yöne doğru gitmesine engel olmak, ondan vazgeçmek ve onu iyileştirmek hala kişinin elindedir. İlk yapılması gereken ise anda olmaktır. Geçmişin geçmişte kaldığını, geleceğin henüz yazılmadığını bilmek ve var olanın farkında ve bilincinde olarak elde edemediklerimiz için üzülmek yerine sahip olduğumuz her şeye şükretmektir gereken.

Zaman içerisinde, dışsal psikolojik dayatmaların da sonucu olarak zihnimizin bir gerçeklik, yaşamsal bir gereklilik olarak görerek/algılayarak edinmeye ve karşılamaya çalıştığı hiçbir şey aslında gerçek değildir. Gerçek olan ise, tüm etkilerden arınmış bir şekilde, insanın kendi özünden geleni, özüne en uygun olanı, en uygun olan zamanda gerçekleştirmesinin doğallığıdır. İşte o zaman, başkalarının, size dayattığı ve sizin de kendinizi zorunda hissettiğiniz şeylerin baskısı, gerçekleştiremeyecek olmanın endişesi ve başarısızlığın korkusu içsel gücünüzün ilk hamlesiyle kaybolup gider.

Yaşamda her ne oluyor olursa olsun, gerçek olan şu ki siz tüm bu olanların içerisinde kendi hikayenizi yaratabilirsiniz. Sadece, tüm olumsuz düşüncelerden sıyrılmış bir vaziyette şu anda olun. Her kimseniz veya koşullarınız her ne olursa olsun, sahip olduklarınızın varlığına şükrederek onları ulaşmak istedikleriniz için yerinde kullanılacak birer güce çevirmelisiniz. Anın, kendinizin ve çevrenizin farkında ve hepsinin dengeli akışının bir parçası olmalısınız. Yaşanan her şeyin daha iyi, kendiniz ve herkes için daha hayırlı başka bir şeylere hizmet ettiğini görmelisiniz. İnsanın yapması gereken ise tüm bunları gerçekleştirmeye gücünün olduğunu bilmesi ve buna inanmasıdır.

Şimdi belkide diyeceksiniz ki kimileriniz: “Ama ben bunu daha önce defalarca denedim! Bir şeyleri istedim, her şeyi olduğu gibi kabul ettim, ve her şeyi akışına bıraktım!”. Ve belki de kimileriniz de hiç bunları denememiş olmasına rağmen diyecek ki: “Öyle şey mi olur!”. Peki, ya olursa ve bunun olmasını sağlayacak olan da yine bizsek, sizseniz. Ve bunu gerçekleştirmek için de süper güçlere ihtiyacımız yoksa. Tek yapmamız gereken sadece ve sadece içimizdeki güce odaklanmaksa…

Çocukluğumuzdan yetişkinlik yaşlarımıza taşıdığımız ve bilinçaltımızda yer etmiş, davranışlarımıza ve verdiğimiz kararlara etki eden ve yönlendiren şeyler hep kısıtlarımız oldu. Hep eksiltilerek büyütüldük aslında. Eksiltilerek diyorum çünkü herhangi bir şey için düşünmeye bile olumsuz yanından başlamamıza sebep olan kısıtlar bizimle beraber büyürken, varlığımızın doğasında olan gücümüzü bilmeden, varlığından bile haberdar olamadan ve o büyük güçten mahrum kalarak, eksilerek büyüdük. Sonuç olarak da, kendi yaşamını; başkalarının istekleri, beklentileri ve yönlendirmeleri ile yaşayan ya da kendi beklentilerini başkalarının kararlarının sonucunda arayan mazlumlara dönüştük.

Ebeveynlerimizin seçtiği kıyafetleri giydik. Onları utandırmayacak sınav notları için çalıştık. “Başkaları ne der!” diye hal ve hareketlerimize, oturmamıza ve kalkmamıza dikkat ettik. Garipsenir diye ağız tadıyla bile gülemedik kahkahalarla. Anne-babalarımızın seçtiği bölümlerde okuduk bazılarımız. Sırf birileri istedi diye istemediğimiz insanlarla evlendi kimimiz. “Herkes gibi!, düzenli!” hayatlarımız oldu. Sevmediğimiz işlerde çalıştık çoğumuz yıllarca. Bol bol gezme hayalleri kurduk ve hala kuruyoruz emekli olacağımız zamana. Ve dahası, nasıl geçtiğini anlamadığımız ve belki de hiç bir zaman bize ait olmayan hayatlar yaşadık…

Ancak artık böyle olmak zorunda değil, bir şeyler değişebilir. Ve; isteyen, kendi gücünün, içindeki gücün farkına varan herkes bir mucizenin, kendi mucizesinin  tanığı olabilir. İlk işi, yaşamdaki ilk sınırın geçmiş öğretiler ile kalıplaşmış inançlar tarafından yönetilen, bilinçten kopuk kendi zihni olduğunu anlamak olmalı insanın. Kendini ve zihnini, yalnızca saf sevgi içeren doğasına dönecek şekilde özgür bırakmalı herkes. Ve bunu şimdi yapmalı, evet evet hemen şimdi, zaman kaybetmeden. Unutmayın ki, şu satırları okurken geride kalan her saniye geçmiş ve her bir sonraki saniye ise gelecektir. Gerçek olan ise sadece şu andır ve anı, geride kalmış bir zaman için hayıflanarak ve henüz gerçekleşmemiş bir an için endişelenerek geçirmek ise sadece tercihtir, bilinçsizce olsa bile…

Öyleyse artık anı kaybetme, kaybetme ki her şey değişsin ve mucizen başlasın. Başlasın ki gücünün farkına varabilesin. Başarabilirsin, özüne dön. Önce ve sadece sen ol!

Sevgiler,

Arman

07.08.2018 – 23.54, Pazartesi



error: Uyarı: İçerik korunuyor !!